endülüslü adil
“Gönül Çalab’ın tahtı” diyor Hazret-i Yûnus.
“Çalab gönle baktı” diyor ve ekliyor;
“İki cihan bedbahtı,
Her kim gönül yıkar ise”
Bizim işimiz de sevgi işi, gönüller yapmaya geldik. Hazret-i Yûnus’tan Mevlâna’dan ilham aldık. Gönlümüzü, “kalplere bakan Allah’ın kitabına” bağladık.
Edebiyatta, ilahiyatta ve hayatta gençlere yer açmak gerek. Çokça izleyen ama ses çıkarmayan, izlediğinin gereğine harfi harfine (“sahnesi sahnesine” mi demeli) uyan bir kuşak peyda oldu.
Edebiyat ve İlahiyat dergileri çıtayı, kalite standartlarını oldukça yüksek tutuyor.
Öyle olunca yazanı az oluyor, okuyanı zaten az, alanı da hatır için alıyor.
Yeni yazarların içindeki ümit ışığı törpüleniyor, kaliteli dergilerin editörya basamaklarında…
Olmuyor işte kardeşim, şiirde hece, aruz, ölçü, kafiye, redif, cinas; nesirde giriş, gelişme, sonuç aramakla adam yetişmiyor: çünkü devir değişiyor.
Öncekilerin geliştirdiği her kuralı, değişmez bir kutsal belleyip peşine düşmenin, eskilerin koyduğu kurallarla yeni kabiliyetlerin hevesini boğazlamanın âlemi ne? Ölmüşlerin dediklerini yapmak için, diri gönülleri harâb etmenin lüzûmu ne?
Gökten inen Kur’an, ne şiirdir, ne nesir. O’nda bin bir nevi edebî güzellikler olsa da, bu edebi güzellikler kullara ne farz kılınmış, ne vacip, ne de sünnet.
O halde bunca şiir/nesir kaidesi nereden çıkmış, kim çıkarmış?
Tabi ki insandan. Kullara kulluk öğretme gayretini omuzlamış edipler, şairler… Edebiyata bile farzlar, vacipler, kanunlar koyarak.
Kuralı kaideyi kuranlar da insandı ve şayet yine lazımsa yeni kurallar oluşturacaklar da insan. Hani diyor ya İmamların en azametlisi; “onlar adamsa biz de adamız”
Biz de adam olma yolundayız. Kimseden bir icazet beklemiyoruz. Hakkımızsa zaten söke söke alırız. Hakkımız değilse, gençten hoş bir seda daha yankılanmış olur şu kubbede, fena mı olur?
Kimse anasından eli kalemle doğmadı. Eline kalemi alan, ben de yazacağım bir şeyler diyen buyursun.
Kervan yolda düzülür; yazmak, okumayı da beraberinde getirir.
Yazmak, yaza yaza gelişmeyi de beraberinde getirir. Alaylı olmak bu demek.
Okumuş, fakülteler bitirmiş, üstatların dibinde diz-dirsek çürütmüş icazetli/mektepliler değil. Bileğinin emeğiyle bir yerlere yürüyen alaylılara hitap ediyor bu dergi.
Kimseyle kavgamız yok bizim, üstatlara saygımız tam. Ama gönüller/hevesler törpüleyen çok bilmişliğe, tepeden bakan kibre, kendini beğenmişliğe sitemkârız. Biz de insanız. Bizim de gönlümüz var ve söz söylemeye de, yaşamaya da hakkımız.
Bakınca tarihe devrimleri, atılımları hep alaylılar yapmış. Kuralı-kaideyi hatta aklı ve düz mantığı bir yere bırakıp deli-kanlılık edenler yapmış. Çünkü kurallar sıkıcı, bağlayıcı, heves öldürücü, ön kapayıcı! Kural lazım elbet, ama yaşatmak için!
Önü kapansaydı okuma-yazması yok diye Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır’a vali olur muydu?
Gemileri denizden yürütseydi Sultan Fatih; Kostantin, İstanbul olur muydu?
İşimiz devrim değil bizim. Hele çamlar devirmeye, hiç niyetimiz yok.
Bağcı da bizim kardeşimizdir. Üzüm yemek niyetindeyiz.
Sadece okuma-yazma yolunda ilerlemek istiyoruz; gönlümüzün aktığı yere…
Su akar,
Yatağını bulur…
Kızana sevinene,
Bâki muhabbetle…
Yorumlar: "Alaylılar Ne İster?" (2)
Eyvallah…
adil bana iki ay öncesinden cevap yazmış.
hata ettik üslüpta. affola