enduluslu adil
Endülüs’ün hikayesidir bu. Endülüs’ü bilirsiniz canım. Emevi ailesinden biri, Musa bin Nusayr, Şam’da zamanın Emevi halifesiyle anlaşamıyor. Gitmek durumunda kalıyor. Zorunlu görev yani. Geçimsizlik ne hayırlara kapı aralıyor. Ordunun başına geçiyor, Mısır’ı geçip batı yönünde fetihlere başlıyor. Afrika’yı baştan başa alıyor, en nihayet Fas’ı fethediyor. Okyanusa gelip dayanıyor İslam ordusu. Gidiş yönünde sudan başka bir şey yok. Musa bin Nusayr atını denize sürüyor, kılıcını kaldırıp haykırıyor:
“Allah’ım, eğer karşıma bu deniz çıkmasaydı, senin dinini götürmek için sonuna kadar gidecektim”
Allah, bu niyetini kabul ediyor. Musa bin Nusayr’ın. O civarda bir Bizans Eyaleti var, özerk bir yer. Vali sıranın kendine gelmesinden korktuğu için, Müslümanları İspanya’ya yönlendiriyor. Ön araştırmada İspanya’nın kötü yönetim, ağır vergi vs. gibi nedenlerle karmaşık ve zayıf olduğu yönünde istihbarat ediniyorlar. Musa Komutanın aklına yatıyor bu. Bizanslı vali, dört gemisiyle, defalarca sefer yaparak 7 bin askeri İspanya’ya kıyılarını çıkarıyor. Başlarında bir zamanlar köle olan Tarık bin Ziyad var. Bir keşif yapıyor müslüman öncüleri. Vizigot Kralı Rodrigo’nun ordusunun çok güçlü olduğunu öğreniyorlar. Afrika’dan destek istiyorlar. Bunun üzerine 5 bin asker daha yolluyor aynı gemilerle, Musa bin Nusayr. Başka asker yok… Gemiler de emanet, Bizans valisinin. Müslüman nasıl yaksın emaneti?[1] Gemileri yakmak diye bir şey yok.
Neyse, Rodrigo, 90 bin kişilik ordusuyla karşılıyor müslümanları. Bu karşılaşma öncesinde Tarık bin Ziyad’ın askere yaptığı konuşma tarihte sayılı konuşmalardandır. Müslümanlar darma dağın ediyorlar Vizigot ordusunu… Ve fethe devam ediyorlar. Zafer haberi çabuk ulaşıyor. Musa bin Nusayr yeni askerlerle geliyor. “Denizi bile” aşıp yeni bir kıtaya geçmek Şam’da ve bütün İslam coğrafyasında sevinçle karşılanıyor. 2-3 yıl sonra İberya yarımadası, kuzeyde kalan bazı yerleri hariç tamamen fethediliyor.
Sonra 50 yıl kadar, Şam’dan atanan valiler yönetiyor Endülüs’ü. Abbasi devrimi oluyor 750 yılında, Şam’da. Müthiş bir siyasi ve sosyal kin birikmiş toplumda. Emevi sülalesinden beşikteki çocuklara kadar kim varsa öldürüyorlar. Hatta Emevi Halifelerinin mezarlarını açıp kemiklerini çıkarıyorlar[2]. Bu kıyımdan bir Abdurrahman kurtuluyor. 19 yaşında bir genç… Her tarafta onu arıyorlar, Mısır’a kaçıyor. Saklanıyor. En sonunda Endülüs’e geçiyor. Endülüs’te Emevi imajı henüz sönmemiş. Biraz kavgalı da olsa başa geçiyor Abdurrahman. Burada merkezden ayrı bağımsız bir devlet oluyor: Endülüs Emevi Devleti; “Emirliği/Krallığı”. Merkezle birkaç savaş oluyor, ufak çapta. En sonunda “arada deniz var zaten” deyip iki taraf da bırakıyor birbiriyle uğraşmayı.
Zaman geçiyor III. Abdurrahman, siyasi sebeplerden halifeliğini ilan ediyor. Mısır Fatimileri (Şii), Şam ve Kurtuba; böylelikle eş zamanlı üç hilafet doğuyor İslam Dünyasında.[3] Endülüs Emevileri 270 yıl kadar sürüyor. Bu dönemde Endülüs dillere destan oluyor. Sanat, tarım, ticaret, medeniyet, ilim, aklına gelebilecek her şeyde, o günkü dünyanın zirvesine ulaşıyorlar. O günkü dünyada Endülüs’ün nüfusunun 30 milyona ulaştığı yazıyor kaynaklarda. O tarihlerde bu çok muazzam bir rakam. Bugün İspanya’nın nüfusu 50 milyon civarı, düşün artık! Sonra 60 yıl, bizim Anadolu Türk beylikleri gibi bir dönem yaşanıyor. Müslümanların birbirleri aleyhine hıristiyanlarla işbirliği yaptığı kalleşçe dönemler. Sonra Afrikalı müslüman devletlerden himaye istiyorlar. 150-160 yıl kadar sürüyor bu. En sonunda Gırnata da, “Beni Ahmer” devletini kuruyorlar. Ayakta kalabilen bütün Endülüs ağaları, komutanları, sanatkarları buraya toplanıyor. Endülüs’ün, o en parlak dönemlerine geri dönülüyor. 1492’ye kadar sürüyor bu. İspanyollar burayı savaşmadan alıyorlar. Müslümanların şehirdeki nüfusu 400 bin.[4] 20 bin silahlı askerleri var. Üstelik kale içindeler. İspanyol’ların açıkta, 60 bin askeri var sadece. Ama yüreklerine korku düşmüş müslümanların, telsim ediyor şehri Sultan Abdullah.
Avanesi ile çekip giderken, bir tepeden Gırnata’ya son defa bakıyor, Sultan Abdullah. Derinden bir “ah” ediyor, gözleri yaşarıyor. Anası yanında, söylediği söz dillere destan: “Ağla oğlum ağla! Erkekler gibi koruyamadığın vatanın için kadınlar gibi ağla”
O tepeye “Arabın ah tepesi” diyorlar…¨
Aynı sene Amerika’ya çıkıyor İspanyollar. Hani şu Gırnata’nın düştüğü sene var ya 1492, işte tam o sene. Müslümanlardan aldıkları bilgiyle gittikleri söylenir. Mümkündür demiyorum, bilakis hakikat budur diyorum. Adamlar tuvaleti bilmiyorlar. Koskoca Fransız sarayında tuvalet yok. İspanyollar çok daha geri, yarı vahşi… Endülüslü düşmanlarının varlığı onları medenileştiren.
Tabi siyasi güçleri gidince, geriye bir şeyi kalmıyor müslümanların. İspanyollar, “morisco” diyorlar, bu müslümanlara. Hizmetlerinde kullanıyorlar, köleleştiriyorlar. Bir morisko, onlar için bulunmaz bir servet. Her işten anlıyor bu Endülüslüler. Kaynakları verimli kullanmayı biliyorlar. Bu sebeple darb-ı mesel olmuş hıristiyanlar arasında: “Bir moriskon varsa, altının yok ne gam”
1610 yılında bir ferman yayınlıyor İspanyol kralı, ya yakılacak, öldürülecek ya da sürgün olup gidecek, hıristiyan olmayanlar. Göç etmeyenler zorla hıristiyanlaştırılıyorlar, zaman içinde. Oruç yasak, namaz yasak. Domuz eti yediriyorlar zorla.
Beyazid Han döneminde yarım milyon yahudinin Osmanlıya sığındığı söylenir. “Seferad” derler bu İspanyol yahudilerine. Bu kabulden ötürü de Sultan Bayezid’in yeri başkadır yahudiler nezdinde.[5] Endülüs yahudileri tüccar adamlar, sanatkar adamlar üstelik… Böylelikle yahudilerin Osmanlıya bir Endülüs Medeniyeti aşısı yaptıkları da söylenebilir.
Müslümanlar da çoğunlukla Afrika’ya sığınmışlar. Bir kısmı yeni dünyaya göç etmişler. Çok büyük göçler bunlar. Sadece Hızır Hayreddin Paşa 70 bin müslümanı geçirmiş Cezayir’e… Tabi bunlar kayıtlara girebilenler…
Şimdi bir düşün şöyle, 900 yıl bir yerde kalıyorsun ve sana dair hiçbir şey kalmıyor, asırlarını geçirdiğin o topraklarda… Sana ait ne varsa kazınıyor. Ağlayanı bile kalmamış Endülüs’ün, düşünebiliyor musun? Çok hazin bir son… Ve o kadar medeniyete rağmen, elimizde doğru dürüst bir kaynak bile yok… O devasa kütüphanelerin yerinde yeller esiyor… Milyonlarca yazma eserin bulunduğu o kütüphaneler yakılıyor… Aynı Cengiz’in Buhara’da, Semerkant’ta, Hülagu’nun Bağdad’da yaptığı gibi… Bu kıyımlara rağmen, Endülüs’ün külleri bile takip eden iki üç asır İspanyolları o günkü dünyanın süper gücü yapmaya yetiyor. Düşün artık…
Endülüs hikâyesi mânidardır. Örnektir de üstelik. İnsanlık başlarında bir peygamber olmaksızın, esaslı bir medeniyet kurmuş: üç büyük din, Adem’in çocukları olarak, yan yana kardeşçe yaşamış. Dünyaya ışık ve ilim saçmış.
Endülüs başkadır. Bambaşka… ¨
Bu yazı Hudâvendigar Dergisinin Ocak 2010 ve Mart 2010 sayılarında iki bölüm halinde yayınlanmıştır.
[1] Bu daha sonra Arap edebiyatçılardan birinin “abartmasıyla”, -bilirsiniz edebiyatçılar böyledir biraz,- “gemileri yakma” edebiyatına dönmüş…
Hoş bi şey ama.
[2] İki kişi hariç; biri Ömer bin Abdülaziz, diğeri çok takva sahibi olan halifeliğin mesuliyetine 3 ay kadar dayanabildikten sonra istifa eden II. Muaviye.
[3] Çok tartışmalar oluyor: İslam dünyasında birden çok halife olur mu felan diye.. Caiz veya değil, ama siyasi konjonktür bu.
[4] Avrupa ilk defa Endülüs’le gördü metropolleri. O dönemde Avrupa başkentlerinde nüfus 10 bin, 20 bin civarında. Kaynakların yalancısıyım.
[5] Tüccar adamlar, sanatkar adamlar üstelik… Böylelikle yahudilerin Endülüs medeniyetini Osmanlıya taşıdıkları da söylenebilir.
Diğer taraftan Sultan II. Bayezid Osmanlı medeniyetinin gerçek kurucusudur. Hem derviş meşrepli olduğundan, hem de Cem Sultan hadisesinden eli kılıcına pek varmamış mübareğin. O da sanata, medeniyete omuz vermiş. Medeniyet onun zamanında inkişaf etmiş ve Osmanlı kimliğine kavuşmuş.
endulusluadil tarafından yazıldı
Yorum yapın